BAŞKAN
ÜYELER
AKADEMİ
HABERLER
MBB KÜLTÜR YAYINLARI
İLETİŞİM
Bağlantı başarılı bir şekilde kopyalandı.

KENT VE BELLEK: GEÇMİŞLE GÖZ GÖZE GELMEK

Geçmişi gerçekten hatırlamak, anlamak ve tanımak istiyorsak, sadece kentin tarihine göz atmamız yeterli değildir; oradaki tarih ile göz göze gelebilmemiz de gerekir.

YAZAN: Görsev Argın, Kent ve Toplum Çalışmaları Derneği Şehir Plancısı ve Araştırmacısı*

Bellek kavramını kent bağlamında tartışmaya açtığımız bu Perspektif dosyasında, önceki sayılardan farklı bir kurgu deneyeceğiz. Çünkü kent ve bellek ilişkisi üzerine, özellikle de ‘kentsel bellek’ kavramına ve pratiklerine dair görüşlerine başvurduğumuz uzmanların her biri meseleye çeşitli perspektiflerden bakan, önümüze farklı ufuklar açan metinler kaleme aldılar ve dolayısıyla kuşatıcı bir çerçeve sundular. Bu sebeple, genelde bellek, özelde ‘kentsel bellek’ kavramlarına dair genel birkaç şey söyleyip sizleri bu metinlerle baş başa bırakacağım. 

‘Bellek’ -şüphesiz- hem kişisel hem de toplumsal hayat bakımından son derece önemli bir kavram. Bu sebeple, biyoloji ve nörolojiden psikolojiye, etnoloji ve tarihten sosyolojiye dek birçok farklı bilimin ve de kültürden kente uzanan geniş bir spektruma yayılmış birçok çalışma ve incelemenin ilgi alanına girmiştir. Bu yönüyle ‘bellek’ hem doğal hem de tarihsel veçhelere sahip hem şahsi/bireysel hem de toplumsal/kolektif formlara bürünebilen; aynı zamanda, hem maddi/fizyolojik hem de manevi/kültürel boyutları olan karmaşık bir kavramdır ve tam da bu yüzden disiplinlerarası çalışmaları cezbeder ve gerektirir.

Bu bakımdan, literatüre ilk kez Maurice Halbwachs’ın (1950) kazandırdığı ve kent çalışmalarında giderek daha fazla önem kazanan “kolektif bellek” kavramı, bu tür bir disiplinlerarası çabanın ürünlerinden biri olarak  görülebilir. Halbwachs, kişilerin “bireysel bellekleri”nin, onların içinde yaşamakta oldukları sosyal kurum ve yapılar zemininde inşa olduğunu; dolayısıyla bireysel ‘özel’ belleğin ancak o bireyin içinde bulunduğu sosyal gruplar bağlamında anlaşılabilir ve açıklanabilir olduğunu söyler ki küçük bir aileden koca bir ülkeye dek genişleyebilecek esnek bir yapı arz eden bu bağlam, elbette kentleri de içine alır.

Bellek her ne kadar -tanımı gereği- sıklıkla ‘zaman’ ile ilişkilendirilmiş olsa da, bu kavramı derinlemesine anlayabilmek için asıl odaklanılması gereken nokta, onun mekân ile arasındaki güçlü ve girift ilişkidir. Zira Edward Casey’e göre “bellek doğal haliyle yer odaklıdır ya da en azından yer desteklidir”. Bu karşılıklı bir ilişkidir, zira bellek var olmak için yere sadece ihtiyaç duymaz aynı zamanda onu yaratır (Staiger, Steiner ve Webber, 2009).

Kolektif bellekte yer eden ve dolayısıyla kentte vücut bulan ya da kentsel mekân vasıtasıyla geri çağrılan şeyler her zaman “güzel” ya da nostaljik hatıralar olmayabilir. Bazen de toplumda ve bireylerde derin yaralar açmış olaylar, yaşanmış acı deneyimlerdir bunlar. Böyle bir bağlamda hatırlamak, toplumlar için aynı zamanda geçmiş ile yüzleşmek demektir ve iyileşme sürecinin bir parçası haline gelir. Hatırlamak -bir anlamda- tanımak demektir ve beraberinde o yere dair bir güven hissi kazanmayı, o yeri deyim yerindeyse ‘günahları ve sevaplarıyla’ sahiplenebilmeyi ve nihayetinde kendini oraya ait hissetmeyi getirir.

İçinde günlük hayatımızı geçirdiğimiz kent, zaman zaman yolumuza geçmiş ile göz göze geleceğimiz mekânlar çıkarır. Aldo Rossi, Şehrin Mimarisi (1982) adlı kitabında şöyle söyler: “Geçmiş, kısmen şimdiki zamanda yaşanmaktadır. Herhangi bir fotoğraf, gazete köşesi, renk, ağaç, sokak adı, ritüel, sembol, anıt veya şarkı, daha önce yaşanmış ve deneyimlenmiş bir günlük hayat ile gayri iradi yüzleşmemize yardımcı olabilir.” Rossi’ye göre, “Kentin kendisi orada yaşayanların kolektif belleğidir”. Bu yüzden kentteki herhangi bir değişim, her zaman beraberinde geçmişin çelişkili yorumlamalarını ve geleceğe dair çelişkili arzuları getirir (Staiger, Steiner ve Webber, 2009). Kent ile değişim arasında -bellek ile kent arasındakine benzer- sıkı bir ilişki vardır. Değişim kentin, özellikle de modern kentin sadece kaderi değil, aynı zamanda -bir bakıma- onun baş mimarıdır da. Başka bir deyişle, değişim modern kentin görünümünün asli bir veçhesidir. Walter Benjamin Pasajlar (1993) isimli çalışmasında, belki tam da bu sebeple şunları yazmıştı: “Büyük kent insanının duyduğu haz, bir ilk bakışta aşk değil, bir son bakışta aşktır. Bu sonsuza kadar veda ediştir.”

Dolayısıyla kentin bellek kavramı eşliğinde tartışılmasına ilk bakışta paradoksal görünen bir fenomen eşlik eder: gittikçe hızlanan değişimle birlikte hem bireysel hem de kolektif bellek kayıpları, yani bir anlamda modern toplumun unutmaya mahkum oluşu. Pierre Nora’ya (2006) göre “geleneksel olanın kaybına yönelik nostalji belleğe yönelimin temel nedenlerindendir” ve bugün kolektif hafızadan çok fazla söz etmemizin sebebi -ironik bir şekilde- geriye çok az kalmış olmasıdır. Bu unutkanlığın başlıca kaynağını şöyle açıklar Paul Connerton Modernite Nasıl Unutturur (2012) isimli kitabında: “insanüstü hız, akılda tutulamayacak denli büyük megakentler, emek süreciyle bağı kopmuş tüketicilik, kent mimarisinin kısa ömrü, içinde yürünebilir kentlerin ortadan kalkması…”

Hızla değişen, dönüşen kent, gelişen teknoloji ile birlikte gittikçe artan enformasyon her şeyi unutmayı da beraberinde getiriyor ve bu yüzden biz de hatırlamayı daha çok hatırlatmaya çalışıyoruz kendimize. Nora (2006), modern kentteki hafıza mekânlarından bahsederken milieux de mémoire ile lieux de mémoire arasında bir ayrım yapar. Birincisi hafıza mahalleridir, ikincisi ise hafıza mekânları. Modern kentte kolektif belleğin gerçek mekânları olan “hafıza mahalleri”nin hızla azalmasından korkan modern insan, gittikçe zayıflayan kolektif bellekten seçip çıkardığı olayları, durumları mekânda cisimleştirmek için bu “hafıza mekânlarını” inşa etmeye başlamıştır. Connerton (2012) da benzer bir ayrım yapar ve “anıt mekân” olarak adlandırır bu tür mekânları. Anıt mekânlar hatırlatmak için özellikle tasarlanmış yerlerdir. Nasıl ki bir sanat eserini anlamak için kişinin dikkatini tamamen ona vermesi gerekirse anıt da işlevini yerine getirebilmek için tam tamına böyle bir ilgi ister. Mahal ise hafızanın vücut bulmuş halidir, bu bazen bir sokaktır, bazen bir meydan bazen de bir mahalle. Bir mahali “dikkatimiz onda değilken bile farkında olmadan tecrübe ederiz…[mahal] içinde yaşamamız, dolanmamız için hep oradadır.” (Connerton,2012). Hızla değişen/dönüşen kentte bu hafıza mahallerinin kaybı kolektif belleğin kaybına ve dolayısıyla kültürel amneziye neden olur.

Bazen bir zamanlar etkileyici ya da itici olan bir simge ya da hafıza mahali, tam da kaybedildiğinde bir anıta dönüşebilir ki Berlin Duvarı bunun için iyi bir örnektir (Connerton, 2012). Ya da varlığına alışılagelmiş ve bağlamından kopmuş bir anıt bir anda hafıza mahaline dönüşebilir. Günümüzde ABD’de hala devam eden ırkçılık karşıtı gösterilerde, ırkçılığın sembolü olarak kabul edilen Konfederasyon heykel ve anıtları göstericiler için bir toplanma alanına dönüştü ve birçok heykel de bu gösteriler esnasında yıkıldı.

Bu bize uzun zamandır orada duran heykellerin simgeledikleri şeyin toplumsal hafızadaki izlerinin ne kadar derin olduğunu ve başka, bir karşı bağlamda yorumlandığında nasıl bir hafıza mahaline dönüşebileceğini gösteriyor. Yıkılan heykel ve anıtların yerine ne konulacağı ve buna kimlerin karar vereceği gibi meseleler de bu hafıza mahallerinin kaderini belirleyecek. ABD dışında başka ülkelerde de bu tür anıtlar ile ilgili nasıl bir adım atılacağı tartışılıyor ve çeşitli öneriler gündeme getiriliyor. Örneğin -kentleşme ve  miras üzerine çalışan bir kamu kuruluşu olan- Urban. Brussels, Brüksel’in kamusal mekânlarının dekolonizasyonu için konunun uzmanlarından oluşan özel bir çalışma grubu oluşturdu.

Bazen artık var olmayanı hatırlamak için oluşturulmuş bir -negatif- anıt mekân, kolektif bellek ile bağ kurmak için güçlü bir araç olabilir. Berlin’de yaşamış Yahudilerin silinmiş izlerini yeniden ortaya çıkarmak ve geçmiş ile yüzleşme aracı olarak Daniel Libeskind tarafından tasarlanan Yahudi Müzesi ve Peter Eisenman’ın tasarladığı Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı bu anlamda güçlü örnekler olarak karşımıza çıkıyor. Bu hafıza mekânları ya da anıt mekânlar, kaybedilen ve artık geri gelemeyecek olan geçmişi “sahnelemek” yerine, tasarladığı rahatsız edici ve kafa karıştırıcı mekânlar ile geçmişe dair tekinsiz bir duyguyu iletmeye çalışıyor ve kolektif hafızayı kentin farklı köşelerinde kentin günümüzdeki sakinlerinin karşısına çıkarıyor.

Kent, sakinlerine sadece maddi/fiziksel bir barınak değil, aynı zamanda manevi/kültürel bir sığınak da sunar. Elbette kentin sakinleri o an orada fiilen ikamet eden insanlardan ibaret değildir; kentin artık ve henüz orada olmayan, yani mazide kalmış ve müstakbel sakinleri de vardır. Bu sebeple, kentin -tıpkı bellek gibi- geçmiş ile geleceğin buluştuğu bir mevcudiyet olduğu söylenebilir. İşte tam da bu yüzden hafıza mahallerinin devamlılığında ısrarcı olmalıyız. Bunu sadece kendimiz için değil, geçmiş ve gelecek kuşaklar karşısındaki toplumsal borcumuz olarak da üstlenmeliyiz.

Geçmişi gerçekten hatırlamak, anlamak ve tanımak istiyorsak sadece kentin tarihine göz atmamız yeterli değildir; oradaki tarih ile göz göze gelebilmemiz de gerekir. Tarihi sadece sahnelemek veya sahnelenmiş bir gerçeklik kurmak, turistik bir tarih anlayışından öteye geçemez. Hatta böyle durumlarda çoğu zaman, geçmişi hatırlamaya çalışırken, geçmişi etkisizleştirdiği bile olur. Kent sakinlerinin ve kentin -geçmiş-şimdiki-gelecek- tüm sakinlerini temsil etme sözü vermiş karar alıcıların en önemli vazifelerinden biri de kentin hikâyesini anlatmaya odaklanmaktansa, önce o kentin hikâyesine kulak vermektir. Ancak bu şekilde hem kent hem bellek mevcudiyetini devam ettirebilir.

Burada sözlerime bir nokta koyup sizleri Anita Bakshi, Tülin Selvi Ünlü, Asu Aksoy ve Orhan Silier’in metinleri ile baş başa bırakmak istiyorum.

Anita Bakshi yazısında kentsel mekânda geçmişin mevcudiyetinin öneminden ve mekân ile bellek arasındaki ilişkinin nasıl kolektif bir ihtiyaç olduğundan bahsediyor. Hatırlama ve anma mekânlarının farklı topluluklara ait kişileri sadece geçmişte ortak bir paydada buluşturmakla kalmayıp aynı zamanda -tüm çatışmalara rağmen- bugünde nasıl bir araya getirdiğinin ve birlikte bir gelecek inşasını nasıl mümkün kıldığının altını çiziyor. Lefkoşa’dan Teksas’a, farklı bağlamlarda uygulanmış projelerin, bellek kavramını kullanarak mevcut durumu geliştirmeye ve iyileştirmeye dair nasıl güçlü bir araç olabileceğini vurguluyor.

Tülin Selvi Ünlü belleğin kent mekânındaki değişimlerden nasıl etkilendiği ve bunun kentliler için ne ifade ettiğini sorguluyor. Kentin planlamasında belleğin önemini vurgularken, yerel yöneticiler için kentsel belleğin ne ifade etmesi gerektiğinin cevaplarını arıyor. Kentsel belleğin korunması ve sürdürülmesinin, yerel yönetimlerin kent ve kentlilere karşı en önemli sorumluluk alanlarından biri olduğunu hatırlatıyor ve bunun için nasıl bir rol oynayabileceklerine dair  öneriler geliştiriyor.

Asu Aksoy İstanbul’daki değişim ve dönüşümden yola çıkarak tam da -az önce bahsettiğim- hafıza mahallerinin kaybına odaklanıyor. Kent belleğinin günlük yaşam pratikleri içindeki devamlılığının hayati önemini; zamansal ve mekânsal pratiklerinin sadece kendilerinin değil bunların arkasında yer alan emeğin de kolektif bellek için ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. 2012 yılında 1. İstanbul Tasarım Bienali için Asu Aksoy ve Kevin Robins tarafından geliştirilen ve “bir hatırlama ve düşünme aracı” olarak tasarlanan “Adil Kebap Dürüm” isimli yerleştirmenin açmış olduğu pencereden bakarak gelecek kürasyonlarda kentlilerin oynayabileceği aktif rolü tarif ediyor.

Kent ve Bellek Perspektif Dosyası Orhan Silier’in metni ile noktalanıyor. Silier, kent müzeleri üzerine hazırladığı yazısında bu hafıza mekânlarını, sorunlarına çözüm üretmek isteyen çağdaş kentler için bir “kültüreğitim- iletişim kurumu” olarak teklif ediyor. Yeni müzecilik akımıyla dünyadaki pek çok kent müzesinin nasıl bir dönüşüme girdiğini, bu kurumların sabit sergi ve koleksiyonlardan öte “kent hakkı” kavramını sahiplenerek kentlilerin ihtiyaç ve beklentilerinin zaman perspektifi ile ele alındığı ve melez yöntemler ile kentlilerle birlikte tartışıldığı kurumlara dönüşümünü aktarıyor. Ülkemizde kent müzelerinin mevcut durumunu hem eleştirel bir gözle -ve sebepleri ile birlikte- tartışmaya açıyor hem de çözüm için öneriler geliştiriyor ve önümüze bir yol haritası çiziyor.

Kaynaklar

Aldo Rossi, The Architecture of the City (Çev. Diane Ghirardoand Joan Ockman), Cambridge, MA: MIT Press, 1982.

Maurice Halbwachs, The Collective Memory, New York: Harper-Colophon Books, 1950.

Paul Connerton, Modernite Nasıl Unutturur (Çev. Kübra Kelebekoğlu), İstanbul: Sel, 2012.

Pierre Nora, Hafıza Mekânları (Çev. Mehmet Emin Özcan), Ankara: Dost Kitapevi Yayınları, 2006. 

Uta Staiger, Henriette Steiner ve Andrew Webber, Memory Culture and the Contemporary City: Building Sites, Palgrave Macmillan, 2009.

Walter Benjamin, Pasajlar (Çev. Ahmet Cemal), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1993.

*Yazı serisinin devamını okumak için tıklayınız.

*Derginin tamamını okumak için tıklayınız.

*Bu yazı, Kent dergisinin Ocak-Mart 2021 tarihli dördüncü sayısında yayımlanmıştır.