BAŞKAN
ÜYELER
AKADEMİ
HABERLER
MBB KÜLTÜR YAYINLARI
DATA MARMARA
İLETİŞİM
Bağlantı başarılı bir şekilde kopyalandı.

DEMİREL’İN “GECEKONDU”SU

YAZAN: Tanıl Bora

Masamda, Süleyman Demirel var. Aslında yirmi yılı aşkın zamandır masamda bir köşede duruyor; bir Demirel biyografisi yazmayı çok uzun süredir kuruyordum, ertelemelerin ardından iki yıl önce yazmaya giriştim.

Süleyman Demirel’in 1983 ilkbaharında, 12 Eylül’ün düzlediği zeminde yeni siyasal partiler kurulurken sarf ettiği “Tapulu arazime gecekondu yaptırmam” sözü, onun –iki üç sayfa tutan!- ünlü vecizeleri arasında yer alır. Buradaki “tapulu arazi” ve “gecekondu” kavramları mecazîdir; Demirel’in merkez sağ siyasetteki hükümranlık iddiasının ilanıdır. Bu sözle, 12 Eylül’den sonra kapatılan Adalet Partisi’nin kadrolarına dayanan ve tabanına hitap eden kendi inisiyatifi dışındaki sağ partilere izin ve aman vermeyeceğini anlatmak istemiştir. Demirel’in mecazî değil de gerçek gecekondularla -ve kentleşmeyle- ilgili düşüncelerini konuşmak istiyorum burada. Kent dergisine uygun olanı sanırım budur.

1960’lı yıllarda Türkiye’de gecekondu literatürü genişlemişti ve “çarpık kentleşme” bağlamında tartışmalar yoğunlaşmıştı. Plansız kentleşmenin köyden kente hızlanan göçü soğuramadığı, gecekonduların bu krizin bir semptomu olduğu düşünülüyordu. Semptom, aynı zamanda bir sorundu; hem buralardaki yoksul nüfusu temel ihtiyaçlardan mahrum bir hayata mahkûm ediyor, hem plansız gelişmeye bizzat yeni bir ivme veriyordu. 1965-1971 arasında başbakan olan Demirel, bu eleştiriler karşısında ideolojik savunmasını öncelikle, çarpık kentleşmeyi önleme gerekçesiyle köyden kente göçün kontrol altına alınamayacağı hattı üzerinde kurdu. Aslında, ne sol eğilimli olan mimar ve şehirci-plancı örgütlerinin ne sol siyasal muhalefetin, köyden kente göçün sınırlanması gibi bir öneride bulunduğu vardı. Olsa olsa, kimi şehirli tahsilli seçkinlerin sohbetlerinde atıp tutarken dile getirdikleri bir “formül”dü böyle bir kısıtlama. Gerçi, bu “sohbetlerin” küçümsenmeyecek bir yaygınlığa eriştiğini de teslim etmek gerekir. Demirel, genellikle CHP’ye ilişik olan “halka tepeden bakan seçkinler” imgesinin usta bir popülist kullanımıyla, bu taleple kavga etmeyi seçmişti. 1968 yılında bir basın toplantısında, “modern dünyada köyden şehre akının cebri yasak rejimleriyle” önlenemeyeceğini, ancak düzenlenebileceğini savundu. 1970’lerin başlarında yayımlanan Büyük Türkiye kitabında da, kırdan şehre göçün korkulacak bir şey olmadığı fikrini işledi. Köyden şehre “akının bir âfet telakki edilmesi” ve tedbirler alınması, Antik Roma, antik Yunan, Bizans devirlerine ve Osmanlı devrine mahsus, eskide kalmış bir uygulamaydı ona göre, “Fakat modern dünyada köyden şehre akının cebrî yasak rejimleriyle önlenmesi”nin mümkün olmadığını tekrar ediyordu. 1970’lerde birkaç konuşmasında, köyden şehre göçü, önlenmek bir yana, teşvik edilecek bir olgu olarak sahiplendi: “Medeni imkânların hepsini getirsen dahi, köy şehre gelecek. Dünyanın gidişi budur. (…) Köylünün şehre gelmesinde hiçbir sakatlık yoktur. Aslında biz köyü muhafaza etmek istemiyoruz. Köyü şehir yapmak istiyoruz.” Hem kendi köylülüğünü hem de köylülerin oy gücüne dayandığını vurgulayan Demirel’in bu fikrinin altını çizelim. O daha ziyade, köylülerin kentleşme arzusuna hitap ediyordu.

“Demirel, eleştirel sosyal bilimcilerin çarpık şehirleşme olarak görerek sorguladığı gecekondulaşmayı açık bir sempatiyle karşılamış, zaten ekonomi politikasıyla teşvik etmişti.”

23 Mart 1976 tarihindeki YSE Bölge Müdürleri toplantısında Demirel (Mart 1975-Haziran 1977 arasındaki başbakanlığı sırasında) yine kente göçün kaçınılmazlığının bir tablosunu çizer: “Türk köylüsü, bir ucu Kanada’da, öbür ucu Avustralya’da, bir ucu İzmir’in Kadife Kalesi’nde, öbür ucu Ankara’nın Altındağ’ında, öbür ucu Diyarbakır’ın Bağlar mahallesinde, öbür ucu İstanbul’un Küçükköy’ünde, yurt içinde ve yurt dışında dağılacaktır. Aslında bu dağılma korkulacak bir şey değil ama dağılma, bir gurbetçilik olarak gerçekleştiği takdirde, ıstırap doludur.”

Bu tartışmanın kalbindeki gecekondu meselesine gelelim. Demirel, eleştirel sosyal bilimcilerin çarpık şehirleşme olarak görerek sorguladığı gecekondulaşmayı açık bir sempatiyle karşılamış, zaten ekonomi-politikasıyla teşvik etmişti. Zira gecekondulaşma, sanayileşmenin ve emek gücü temininin ucuz bir lojistik imkânıydı. Köyden şehre iş bulma ümidiyle göçenler, kamu arazileri üzerinde kurdukları derme çatma konutlara yerleşerek kamuyu imar düzenlemesi ve altyapı yatırımı masrafının yükünden kurtarmış oluyorlardı! Altyapıyı ve mülkiyet hakkını tedricen temini ederek gecekondu mahallelerinin yasallaştırılması, ayrıca popülist-klientalist siyasete gayet elverişli bir alışveriş ve pazarlık sahası açıyordu. Gecekondu, kentteki emek gücünün yeniden üretimini ucuzlatan bir dinamik kurmuştu.

Demirel, bu dinamiği dediğim gibi sempatiyle karşıladı, hatta hafiften romantize etti. Gecekonduculuğu, “fukaralığı kader bilme yerine fukaralıktan kurtulmayı göze almış Türk vatandaşının hayatiyetini göstermesi bakımından fevkalade önemli” diyerek methetmiş, “bir gecede bir ev yapabilme gücü”nü, “kanalize edilmesi” gereken bir girişimcilik kudreti olarak sahiplenmiştir. 1968’de bir konuşmasında, gecekondulaşmaya eleştirel bakanları, “Ankara gecekondusunda gecede 50 teneke su çekip ağaç yetiştiren, sebze yetiştiren Türk kadınının ve Ankara’da taşı oyup onun içerisine başını sokacak bir yer yapan Türk erkeğinin gücüne kuvvetine inanmaya” çağırmıştı. Bu girişimcilik methiyesi de, alt metninde, “sol aydınların” bu “popüler” serbest teşebbüs gücünün kadrini bilmeyişine çatan bir gönderme içerir.

Bir parantez açayım… Burada, çok etkilendiğim, Mehmet Adam’ın Almaşık Yeniden Üretim Süreçleri İçin Konut Alanları kitapçığını hatırlıyorum. Adam, gecekonducuların mekânı ve çevreyi bizzat biçimlendirme iradesindeki ve deneyimindeki devrimci momente dikkat çekmişti. 1970’lerin devrimci sosyalist hareketi de, gecekonducuların inisiyatifinde, genel olarak sistem-dışı direniş ve toplumsal örgütlenme kapasitesine önem vermişti. Kuşkusuz bu, Demirel’in uzlaşacağı türden bir “gecekonduculuk” değildir!

“Gecekonduculuğu, ‘fukaralığı kader bilme yerine fukaralıktan kurtulmayı göze almış Türk vatandaşının hayatiyetini göstermesi bakımından fevkalade önemli’ diyerek methetmiş, ‘bir gecede bir ev yapabilme gücü’nü, ‘kanalize edilmesi’ gereken bir girişimcilik kudreti olarak sahiplenmiştir.”

8 Kasım 1968’deki Adalet Partisi Ankara il kongresi konuşması, Demirel’in gecekondularla ilgili en “plancı” konuşmasıdır. Konuşmasının “Gecekondu mu diyorsunuz?” sorusuyla başladığı kısmında, öncelikle yine kente göçün kısıtlanamayacağının altını çizer: “Şehirlere halk gelmesin, şehirlere, Türkiye’nin diğer yerlerinden akın olmasın diye bir kanun çıkararak gecekondu meselesini halledemezsiniz.” Bilinen soru-cevaplı konuşma üslûbu içinde, şöyle devam eder: “Vatandaş ne için gecekondu yapıyor? İçinde barınmak için. Geliyor, devlet arsası üzerine, belediyenin arsası üzerine, şahsın arsası üzerine, bir barınacak yer yapıyor.” Burada kritik bir ayrım yapar Demirel: “Şahsın arsası üzerinde yapılan gecekonduya göz yummak imkânı yoktur” ikazında bulunur: “Bu bizim inandığımız mülkiyet rejimini zedeler. Şayet buna göz yumulursa o zaman, o eve de daha kuvvetli biri gelir, ‘çık buradan arkadaş’ der… Şikâyete geldiğin zaman: ‘Peki sen nerede oturuyorsun?’ ‘Ben başkasının arsası üzerinde oturuyorum. O zaman başkası da senin evini almak hakkını kazanmış,’ demek gibi garip bir durum çıkar.” Çözüm olarak, bir nevi “planlı gecekondulaşma!” formülü sunar: “Ama şehre vatandaş geliyor. Devletin arsası var, belediyenin arsası var, devletin arsa almak imkânları var. Bunları bir plan üzerinden tanzim etmesi mümkün. Bu plana göre, ‘al sevgili vatandaşım, 200 metrekare arsa sana. Şu da plan. Bu plana göre şu evini yap. Sana şu kadar da kredi,’ dendiği zaman, hem vatandaşı kendi emeğiyle yaptığı evinde, sanki bir şey çalmış gibi, sanki ne zaman birtakım emniyet kuvvetlerinin gelip evini başına göçürecekmiş gibi, senelerce beklemekten kurtarırız, hem de vatandaşın gücünü, enerjisini, şehirleşmenin doğru olarak yapılmasına, plan üzerinden yapılmasına yardımcı hale çeviririz.” Bu konuşmayı uzunca aktardım, zira şimdiye dek dikkat çekmediğini düşündüğüm, bildiğim kadarıyla Demirel’in kendisinin de sonradan takip etmediği ilginç bir öneridir; popülist- klientalist siyasetle planlı kentleşmenin bir uzlaşımını öngörür. Demirel’in ideolojik akışındaki momentlerden biri olan sosyal-liberal momentin ışıdığı bir an, diyelim.

Velhasıl, Demirel mecazî anlamda tapulu arazisine mecazî anlamda gecekondu kurdurmamakta azimliydi fakat düz anlamıyla kamu arazisine düz anlamıyla gecekondu kurulması karşısında çok daha esnekti, gördüğünüz gibi!

*Bu yazı, Kent dergisinin Eylül-Aralık 2022 tarihli dokuzuncu sayısında yayımlanmıştır.

*Derginin tamamını MBB Kültür Yayınları sitesinden buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

Kapak Görseli: Hayat Dergisi, 2 Ekim 1968